Stadyumda bir kurultay
Hayat film karesi gibi akıp geçiyor; kareleri zihnimizin derinliklerine atıp yaşamaya devam ediyoruz.
Stadyumda bir kurultay. Mitingde kelimeler uçuşuyor; Kürtaj, sezeryan, nekrofil, Uludere bir kürtajdır…. Sıralanıp giden nefret söylemleri; siyasetle bağıntısı olmayan kelimelerin günlük siyasetin içine çekilmesi… Ülkenin kalbinin bir yerlerinde olan korkuların sürekli dile getirilmesi. Adnan Menderes’in “türbesinden” söz ediyor konuşmasının bir yerinde. Adnan Menderes’in türbesinden…
Bugün 27 Mayıs 1960 darbesinden yüzleşileceği bir döneme giriyoruz. Zaman gazetesinin bir bavuldan çıkan mektuplar görseli eşliğinde reklamını ettiği 27 Mayıs yüzleşmesiyle karşı karşıya kalacağız. Olası bir mahkeme daha kurulacak ve o mahkemenin de sonucu da amacı da belli: dillere pelesenk “askeri vesayeti” yargılamak.
İki kutuplu tartışmalara devam
Tartışmalar iki kutuplu gidiyor uzunca bir zamandır: sivil ve asker yanlısı olmak ya da olmamak. Kürt olmak PKK ya da KCK’yla bütünleşik olmak ya da olmamak. Biz olmak, onlar olmak. Biz kim, onlar kim? İç mihrak kim, dış mihrak kim? Çemberlerin içinde ya da dışında olanlar için söz hakkı var mı?
Kökü dışarda olmak, çok eski bir kara propagandadır. Aziz Nesin’in “kökü dışarda olmak” üzerine çeşitli hikâyelerini okuyunca, tarihin acımasız bir tekerrür ile 2012 yılında yeniden hayata geçtiğini görebilmek mümkün.
Demokrasi ama nasıl?
1945 yılında İsmet İnönü, “savaş bittiğine göre artık demokrasi yolunda yeni adımlar atılabilir” Sözünün ardından adımlar atılmaya başladı, seçimler yapıldı ve nihai olarak Demokrat Parti’nin zaferiyle sonuçlanacak bir dönemin başlangıcı oldu. Nuray Mert’in “Merkez Sağın Kısa Tarihi” kitabından şu alıntıyı almak bugüne de ışık tutacaktır:
“Geniş kitlelerin inanç, değer ve hayat tarzının siyasi temsili, liberal ekonomik politikalar ve bunlar üzerinden yürüyen bir modernleşmeyle harmanlanmış, yola böyle çıkılmış, bu yol büyük ölçüde aynı ekibin yeni koşullara uyarlanması ile devam etmiştir. Merkez sağ çatısı altında karşımıza çıkan, ilk bakışta tuhaf gibi görünen ideolojik ve toplumsal ittifakların arkasında, bu temel strateji vardır.”
Bugün Zaman gazetesinin sandıktan çıkardığı o günleri, Uğur Mumcu 1987 yılında Osman Köksal’ın Manevra Sandığı’ndan çıkardığı “İnkılap Mektupları” adlı kitabında yazmıştır: şu sözleri söyleyerek: “… 1956 yılında kurulan gizli örgüt, 1960 ihtilalinde amacına erişiyor. Daha sonra eski ihtilalcilerin yolları birbirinden ayrılıyor. DP’yi yıkmak için örgüt kuranlar, ihtilalden sonra karşı karşıya geliyorlar. “İhtilallerin evlatlarını yemesi” kuralı Köksal ve çevresinde de egemen olmakta gecikmiyor.” 27 Mayıs, cumhuriyet döneminde yaşanan bir ikinci meşrutiyet gibidir. 27 Mayısçılar da ittihatçılara benzer.”
1961 Anayasası, özgürleştirici bir ruhu da beraberinde getirdi. Biri başbakan, diğeri bakan üç siyasetçi asıldı…. 12 Mart 1971’de hali hazırda yine askerlerin önce müdahalesiyle daraltıldı; Süleyman Demirel’in “3′e 3″ restinin soldaki karşılığı ise Deniz – Hüseyin ve Yusuf oldu.
1982 Anayasasıyla bu daralma yeni bir yaşam tarzını da pompaladı. 1995 yılına kadar Anayasada bulunan “devletin kutsallığı” miti demokrasi alanını daraltmaya devam etti.
O günlerden bugüne acı bir yadigar oldu bu kutsaliyet kisvesi altında “vatan için kurşun atanda, kurşun yiyen de….” söylemleri…
Yargılanması gereken
Eğer bugün bir yargılamadan söz edebileceksek, Türkiye’de asıl yargılanması gereken 1990’lardır, 1990’ların ülkeyi “destabilize edebilecek” cinayetlerine izin verenler, göz yumanlar ve toplumu bölük pörçük şizofrenik bir hayatı yaşamaya mahkûm bırakanlar hâlâ hayatta. Bir tanesi özel bir hapiste cezasını çekmeyi bekliyor, bir özel harekatçı ise Ağar’ı koruyarak “kabus olmasını biliriz” diyerek Ağar’ı protesto eden Cumartesi Anneleri’ni tehdit etti.
Tarihsel anlatı, değişen ideolojiyle yenilenirse, kendi hafızana da güvenemez hale gelirsin, üstelik bir önemi de kalmaz. Yeni nesil ise bu belleksizlik ile gelişir, yeni bir hayatı ise buradan devşirir.
Bu kurultay, dindar nesil yetiştirilmesi, hayat tarzının değişmesi ve islami temelli neoliberal bir politikanın kimliklere eğitim hayatına, medyaya sosyal hayata ve yaşam tarzlarına giderek daha müdahil hale gelmesinin dev bir gövde gösterisiydi.
Keşke hayat sadece filmlerden ibaret olsa…
t24 linki: http://t24.com.tr/yazi/stadyumda-bir-kurultay/5189
Sana notlar: bir adım uzak…
Trafik kazasıyla ölmeden önce bir tanıdığım emekli olduğu zaman gittiği bir kendini keşif yolculuğunu anlatmış ve şöyle demişti: “sanırım hayatımda bir daha böyle bir zaman aralığı daha yakalayamam.” Sonra girdiği yoğun iş temposunun ardından, sözleri kehaneti olmuştu.
Senin için uzun bir hayat molasıydı bu; hayata aynalardan bakmanın; aynanın içindeki kendini, diğerleri, ufak tefek dertlerin dev aynasında olduğunu görmenin bir haliydi. Bir süre, herkesten ve her şeyden uzakta yaşamak gerek insana; heybeler başka türlü dolmaz. Heybene ne koyarsan da, o senin hayatındır.
Bugün, uzaktan ama yakından bu satırları yazıyorum. Yakın olduğun kadar uzak, uzak olduğun kadar yakın olmadığın sürece taşların yerine oturmaz kolay kolay.
Kabukların vardır hayat dair, derin kabuklar; sıyırdığın anda içinden derin bir kan çıkar. Sıyırmadan yüzeye koya koya yaşamak, sadece yara bandı koymak gibi oluyor. Kendiliğin bir yerde kayboluyor; başka benliklerin hegemonyası altına girmen ise kaçınılmaz kalıyor.
Açılan derin yarayı, kalkan kabukları yeniden toparlayacak bir şeydir zaman. Zamanın içine koyduğun her duygu, hayatının yeniden toparlanması için bir evredir.
Bugün, sana uzakta olsam da, buralardayım yine. Zamanı gelince yeniden sen ile ben buluşacağız.
“Sana bu güzellikler bizden kalsın,
Bugünlerden bir şeyler bizden kalsın…
Senden almak isterler, bizi söyle;
Geleni bize gönder, bizden alsın.”
Özdemir Asaf
Yeniden doğmak için bir adım uzağa gitmeli. Bir adım uzak, her zaman dünyayı yeniden görmenin bir yolunu açar.
Kırılmadan, dökülmeden…
Bugün bir müzeye gitmeli ya da bir kitabın kapağını açıp o satırlara göz gezdirmeli; satır aralarından kimbilir neler çıkacak.
Yine bu blogda zaman zaman gezindiğim bir kitabın sayfaları arasında buldum kendimi. Bir anakaradan bir adaya doğru seyrederken vapur; daha önce bilinçsizce altını çizdiğim satırların altını bu sefer daha da bilerek çizdiğimi fark ettim. Deneyimdir, insanı doğuran ve var eden bu hayatta. Deneyim, tüm yarınlara ışık veren, ışık tutandır. Küçük adımlardan ayrılıp, büyük adam olma yolunda gitmektir – çoğu zaman bizlere düşen.
Dinle Küçük Adam, Wilhelm Reich’ın kendi toplumsal siyasal sorgulamalarından çıkardığı bir hap kitap. Uzun dönem blogumda, sana notları yazıyorum; kendi içinde yüzleşmelerin ve dünyayla yüzleşmelerin bir izdüşümü o notlar… Yardım etmek, insanın kendi kendine yardım etmesi ise en kuvvetli içgüdü olmalı hayatta.
Reich şunu diyor: “Seninle ilişkimi uzun zaman sürdürdün, çünkü senin hayatın benim hayatımdı, sana yardım etmek istiyordum. İlişkimi sürdürdüm, çünkü sana sahiden yardım ettiğimi, senin de bu yardımı sevinçle ve yaşlı gözlerle kabul ettiğini görüyordum. Zamanla, bu yardımı kabul ettiğini ama savunmak istemediğini ayrımsadım. Bense, yardımımı savunup senin adına korkunç savaşlara girdim. Sonra liderlerin gelip eserimi yerle bir ederken, sessizce izledin onları. Sonra ben, senin führerin ya da kurbanın olmadan sana nasıl yardım edilebileceğini öğrenmek için, seninle ilişkimi kesmedim.
… bendeki küçük adam, “özgürleştirmek” istediğinde korkuyorum senden. Çünkü sen, bendeki seni ve sendeki beni bulgulayabilir, korkutabilir ve öldürebilirdin bendeki seni. Bunun içindir ki, özgür olman için herhangi bir köle olmaktan ve ölmekten vazgeçtim bir süre önce….” (s. 19).
Hayat, kendi içimizdeki ve dışımızdaki köleliklerle dopdolu geçiyor. Dışımızda, bizim sesimizi çıkaramayacağımız hale getirilen bir siyasi sistem var, içimizde kendi dünyalarımızı yeniden bozup yeniden yıkıyor, kimi zamanda bize dayatılan bir yaşamın içinden akıp geçiyoruz.
Kırılmalar kırılganlıkları, kırılganlıklar hayatın bir aşamasını oluşturuyor çoğu zaman. Kırılmadan, dökülmeden yaşamak çok kolay değil; kırılganlıklarımızla, döküntülerimizle bir yaşantıyı sürdürüyoruz; adına yeni yeni anlamlar koyarak, bir başka hayat izini, diğer hayatlara taşımamaya çalışarak.
O sırada yaşam göz pınarlarımızdan akıp geçiyor, o göz yaşının neden döküldüğünü bile anlamadan.
Kırılmadan, dökülmeden, yıkılmadan yaşanmış bir ömrün diğer ömürlere de hiç bir faydası yok…
Bir önceki yazı için: http://t24.com.tr/yazi/yalnizca-sen-kurtarabilirsin-kendini/2657
Sana notlar: başkalarının hayatına bakmak.
Dünyanın orta yerinde bir kadın duruyor. Magmanın aktığı teninin üzerinde bir dünya yükseliyor. Hayatımız, bir başka hayatın içinden yeniden doğuyor. Kıyısından, köşesinden bakmaktan çok, orta yerine geçiyoruz – hayatın tam orta yerine…
Kara bir delik. Ruhun boşluğu, tam da böylesi. Kara bir su. İçinden taşarak, dışarı doğru akıyor.
Aynasında diğer insanın ve insanların olduğu bir hayat biçiminin içinde, var olmaya çalışmak. Başkalarının hayatına bakmak, başkalarının acısından kendine huzur çıkarmak… İzleyen ile izletenin karıştığı bir dünya halinde, kendi sessizlğinde durmak; sukuneti bu sessizlik içinde bulmaya çalışabilmek.
Başkalarının hayatının izleği, bir gün senin gündemine düşerse bir bak önce… Sonra da bakmayı bırak.
Başkalarının hayatından alınan bilgi kırıntıları, bir başka dünyanın kapısını açmıyor; senin dünyanın kapısını kapatıyor.
Bugün, tüm hayat gözbebeklerinden beynine hızla akıp gidiyor, biliyorum. Gördüklerine, duyduklarına anlam vermekte zorlanıyorsun. Anlam vermeye zorlandığın zaman, kapını kapatman lazım; daha güzel günler belki de böyle gelecek…
Kara sular, parıldayan denizlerle belki de böyle buluşacak…
BIRI ANLATSIN HEMEN, NEDIR BU NORMAL? – ÖZGE MUMCU
2008 YILINDAN…
7 Aralık’ta Yunanistan’da 16 yaşında bir çocuğun polis tarafından öldürülmesi ülkede büyük bir yankıya neden oldu. 11 Eylül 2001’den bu yana “polisleşen” bir dünya düzeninin meyveleri masumlar üzerinden verildi, yine. Bu olayın ardından ülke karıştı, olayı protestoyla hükümet karşıtı eylemle birleşti. Atina, Mora ve Selanik’te protesto yürüyüşleri düzenlendi. Bu yürüyüşlere veliler, öğrenciler ve öğretmenler de katıldı. Olaylar kundaklamalara varan bir noktaya ulaştı. Olaya karışan üç polis gözaltına alırken İçişleri Bakanı Prokopis Pavlopulos istifasını verdi, başbakan Kostas Karamanlis ise bu istifayı kabul edilmedi. Yazının yazıldığı sırada olayların üzerinden 6. gün geçti. Olaylar ise büyüyerek hükümetin istifasını gündeme getirecek bir temel bir soruna dönüştü. Çünkü Yunanlı gençler bu cinayete karşı çıktı. Polisin oluşan bu olaylara tepkisi ise şiddet içeriyor: Yunan basını polisin son 5 gün içinde 4 ton göz yaşartıcı gaz kullandığını ve biten stokların yenilenmesi için bir İsrail şirketine sipariş verildiğini yazdı.
Dinmeyenler
Suyun öte yanında ise, 2007 yılında değişen Polis Vazife ve Salahiyetleri Kanunu’nun belirli maddeleri polisin “anında” müdahalesinin hukuksal zeminini sağladı. İzmir’de bir polisin Baran Tursun’u bulunduğu cipten açtığı ateşle vurmasının üzerinden ise çok geçmedi. Baran Tursun’u 48 kişi daha izledi, tam 48 kişi. Daha geçen ay, motosikletle giden 18 yaşlarında bir çocuk daha “aşağı indirildi”. Ve biz izlemeye devam ettik. Aynı Baran Tursun olayını izlediğimiz gibi… Haberleri izledik ve en fazla internet sitelerinde görüş yazıp, site sakinleriyle birbirimize giriştik. Olayların savunmasını sadece ailelere ve aile yakınlarına bıraktık. Tabi böylesi bir “hukuk devletinde” izlemek ve suskun kalmak bir alışkanlık niteliğinde…
Baran Tursun olayında arkadan vurulma kaza raporu tutturularak kapanmak istenmiş ve “güvenlik” adı altında saman altıların, örtbas etmenin ve keyfiliğin bir kere daha altı çizilmişti. Ve bu ülkede insan hayatının ne kadar ucuz olduğunun da…
Türkiye’nin tepkisi: Söylenme Mekanizması
Türkiye’de en önemli tepkimiz söylenmektir. Geç gelen otobüse, yanlış planlanan duble yollara, apartmanımızdaki yöneticiye, işverenimize, hocamıza, futbola ve siyasete hep eleştirel gözle bakılır ve durmadan söylenilir. Söylenme mekanizması yaygın bir normalleştirme sürecidir. Otorite korkusundan kaynaklanan bu söylenme mekanizması, içsel olarak arabayı sollayana kadardır; yani olayları normalleştirme mekanizmasıdır aynı zamanda. İçimizi rahatlattıktan, işleri kendimize göre rayına soktuktan sonra yola aynı hızla devam etmek gerekir. Ne yazıktır ki, bu söylenme mekanizması haberleri izlerken de kendini gösterir ki, bu sefer geçtiğimiz insanlığımızdır. Suskunluk, bundan sonra olacakları da kabullenmektir.
Normalleştirme süreci
Yunanistan’da olan olayların ardından Emniyet Genel Müdürü Oğuz Kağan Köksal’dan, “Polis, yanlışlıkla birisini vurduğunda iki gün uyuyamıyorum” açıklaması geldi.” Polisin yanlışlıkla adam vurmasından çok rahatsız olduğunu belirten Köksal, şöyle devam etti: “Büyük bir teşkilat. Yüz binlerin içinde iyi yapanların yanında bazen küçük de olsa rahatsızlıklar yaşanıyor. Peş peşe genelgeler yaptık. Herkes bilsin ki, bu tür olaylara meydan verilmeyecek. Polis, birisini yanlışlıkla vursa iki gece uyuyamıyorum. Huzursuz oluyorum. Tüm amacımız silah kullanımının kanunda yazıldığı şekilde kullanılmasıdır.”
Milliyet Gazetesi’nden Tolga Şardan’ın haberinin devamında, emniyete eğitim verileceğini ve profesyonel yaklaşımın anlatılacağını söyleyen Köksal normalleştirme sürecini belki diğer insanlar yaratmaz korkusuyla yeniden yaratıyor. Köksal galiba uzun süre uykusuz geceler geçirmeye devam edecek, çünkü verilecek eğitimlerde fazlasıyla geç kalındı. Bu ölümlerin hesabını kim verebilir?
Ağustos ayında yaşanan bir başka olay ise geçen hafta ortaya çıktı. Polis kılığına girmiş birkaç kişi, bir pavyonu bastı, şarkıcı kadını ise saçından sürükleyerek çıkardı ve sonra tecavüz etmek üzere kaçırdı. O sırada o pavyonda bulunan kişiler, polis yeleği girmiş bu kişilere müdahale etmeye bile kalkmadı. Polisin bunu yapabiliyor olduğunun düşünülmesi bile aslında tüyleri diken diken etmeye yetmelidir. En azından medyada korku kültürü nedir konusu tartışılmaya başladı. Korkmakta normalleşen bir durumdur ülkemizde ne de olsa.
Polis cinayetleri ve siyasi cinayetler: Bir Türkiye gerçeği
AKP, polis devletini yeniden hâkim kıldı. Dünyada uygulanan polis sistemin asli bir unsuru olduğu, Yunanistan’da yaşanan olaylarla bir defa daha tescillendi.
Önemli siyasi cinayetlere bakıldığında, son beş yıldır İçişleri Bakanı olan bir kişi bugün AKP saflarında Genel Başkan Yardımcılığı görevi yapmaktadır. O dönemde, HSBC ve Sinagog saldırılarıyla başlayan terör olayları PKK saldırılarıyla perçinleşmiş ve Hrant Dink suikastıyla doruk noktasına ulaşmıştır. Bu terör saldırılarının ve siyasi cinayetlerin hesabı verilmemişken polis cinayetlerinin de vebalı altında kalmışlardır.
Siyaset büyüklerinin istifa edeceği yerde sırtının sıvazlandığı, daha sonraki seçimlerde de ödüllendirildiği bir ülkede yaşıyoruz. Çarpık ilişkiler, yaşanan haksız ve adaletsiz ilişkiler ve ödüllendirme mekanizmaları ülkenin gerçekleri arasında çok uzun zamandır.
Uzak oldukça yakın
Yaşanan haksız ölümlere “uzaklık” penceresinden bakıyoruz, hem de çoğu zaman. “Bize bir şey olmaz” bakış açımız, haksızlık penceresinde de aynı yerde. Piyango yarın size de vurabilir, sevgilinize de, arkadaşınıza da… O zaman “yakınlık” gerçekten önemli midir?
Türkiye tarihi aynı zamanda bir terör ve cinayetler tarihidir. Ve ne sözde istifalar ne de timsah gözyaşları insanlığın yitimini gizleyemez.
Haziran 2007’den Bugüne Kurşunlu Polis Vakalarından Seçmeler
• Mustafa Kükçe Ümraniye’de gözaltına alındı, cezaevine sevkinin ardından kaldırıldığı hastanede öldü. (14 Haziran 2007)
• Nijeryalı göçmen Festus Okey, Beyoğlu polis merkezinde silahla öldürüldü. (20 Ağustos 2007)
• İstanbul Yenibosna’da Yürüyüş dergisi dağıtan 19 yaşındaki Ferhat Gerçek, polis tarafından sırtından vuruldu, boynundan aşağısı felç oldu. ( 7 Ekim 2007).
• Feyzullah Ete, İstanbul Avcılar’da parkta otururken, bira içtiği gerekçesiyle tartışma açan polisler tarafından göğsüne atılan tekme sonucu öldü. (21 Kasım 2007).
• İzmir’de dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle ateş açılan jipin sürücüsü Baran Tursun, başına isabet eden kurşun sonucu öldü. ( 24 Kasım 2007).
• Adapazarı’nda bir hırsızlık ihbarı üzerine gidilen olay yerinde koşarak uzaklaşan İ.T.’ye açılan ateş sonucu şahıs ağır yaralandı. (5 Ocak 2008)
• İzmir’de kendisine kimlik soran sivil polislerin kimliklerini göstermeleri için ısrar eden Hasan Köse, açılan ateş sonucunda yaralandı (8/01/2008)
• Murat Kurtaran, Adana’da bir bankayı soyduktan sonra öldürüldü (17/01/2008)
• Hrant Dink anmasının ardından Kemalettin Rıdvan Yalın, Beyoğlu’nda vuruldu. (19/01/2008)
• İstanbul’da Kartal’da polislerle tartışma yaşayan H.D. karnından vuruldu (19/01/2008)
• Mimar Hüseyin Turgut, Yalova’da park yeri yüzünden çıkan tartışmada öldürüldü (26/01/2008)
• Abdullah Öcalan’ın Türkiye’ye getirilmesinin yıldönümünde düzenlenen gösterilerde 16 yaşındaki Yahya Menekşe panzer altında kaldı, Menekşe’nin ölümünü protesto gösterilerinde iki kişi yaraladı, polis cenazeye müdahale etti (15/02/2008)
• Van’daki Newroz gösterilerinde Zeki Erik göğsüne isabet eden kurşun sonucunla öldü, aynı olayda 10′u ağır 53 kişi yaralandı. (22/03/2008)
• İkbal Yaşar, Yüksekova’daki Newroz gösterisinde öldü, 2′si ağır, 23 kişi yaralandı (23/07/2008)
• Motorsikleti parka çekilen Orhan Oflas, polisin ateş açması sonucu öldü; Oflas’ın bir polis memuruna bıçakla saldırdığı söylendi (10 Temmuz)
• Arkadaşlarının sınırdışı edilmesini protesto eden Kırklareli Mülteci Kampı sakinlerinden bir kişi müdahale sonucunda öldü, dört mülteci yaralandı. (11/06/2008)
• Kadiköy’de bir çocuk yurdunda kalan 18 yaşındaki Yasin Kırbaş, sırtından vurularak felç oldu (18/06/2008)
• İzmir’de hırsızlık yaptığı söylenen Uğur Olukkaya vuruldu (3/07/2008)
• Van’da dur ihtarına uymadığı söylenen çocuklara ateş açılması sonucunda 13 yaşındaki Alişan Kuşan ağır yaralandı (5/07/2008)
• İstanbul Bahçelievler’de Cem İnci, kendi kendine söylenirken, kendisine küfür ettiğini sanan polis memuru tarafından öldürüldü (6/08/2008)
• Sivas’ta ihtara uymadığı gerekçesiyle arabasına ateş açılan Turan Özdemir öldü (25/08/2008)
• Bursa’da hırsızlık ihbarı üzerine gelien apartmanda dur ihtarına uymadığı gerekçesiyle Cengiz Koç öldürüldü (26/08/2008)
• Van’da arabayla giderken dur ihtarına uymadığı söylenen Nizamettin Özcan sırtından vuruldu (26/08/2008)
• Yürüyüş dergisi dağıtan Engin Çeber, gözaltına alındıktan sonra karakolda ve cezaevinde on gün işkence görerek yaşamını yitirdi (10/10/2008)
• İstanbul Bağcılar’da gözaltına alınan Ahmet Laçin, karakoldan çıktıktan sonra hayatını kaybetti, polis zanlının çatıdan düştüğünü söyledi (12/10/2008)
• Antalya’da dur ihtarına uymadığı söylenen Çağdaş Gemik, motosikleti üzerinde vuruldu (27/10/2008)
• Hırsızlıktan sabıkalı Soner Çankal, Altındağ’da öldürüldü. ((20/11/2008)
• Zonguldak’ta akli dengesi bozuk olan Erdal Keloğlu, karakola gitmek istemediği ve küfür ettiği gerekçesiyle copla dövülerek öldürüldü (25/11/2008)
(“Olur Böyle Vakalar, Türk Polisi Kurşunlar”, Merve Erol, Express, 90. Sayı, Aralık 2008)
Uludere’de Anneler Günü
T24 -
Anneler günü, tüm ülkede “coşkuyla” kutlandı. Anneler gününün “al ver ekonomiye can ver” mantığıyla kurgulandığı bir hayatta, anneleri bir gün olsun mutlu edebilmek için çiçekler alındı, hediyeler verildi. Ekonomi canlandı, dükkan sahiplerinin yüzü güldü. Hayat bir yakada böyle akıyor, uzunca bir zamandır. Özel günler, önemli bir promosyon malzemesi; bundan bir kaçış var mı? Yakın zamanda kaçış olmayacak gibi görünüyor. Ruhun materyaller üzerinden aşınması da belki de bu yüzden.
Bugün bir başka haber medyaya düşüyor. Uludere’nin Gülyazı ilçesinin mezarlığında anneler tek sıra dizilmiş. Her bir annenin kucağında bir fotoğraf duruyor. Her bir fotoğraf, Uludere’de katırların altına sığınarak ölüm bombalarından kaçan çocuklara ait. O çocuklar bugün yok. O çocukların anneleri ise hayatta, o fotoğraflara sığınmış, o fotoğraflara sarılmış, öylece duruyorlar. Bir annenin acı bakışı – ki annenin kendisi 30’unda bile değil; boyu kadar oğlu orada öldürülmüş işte. Bir teselli nasıl verilebilir ki o bakışlara?
Bu yazının yazılma nedeni, işte tam bu görüntü. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun eşi Selvi Kılıçdaroğlu ile beraberinde bir heyet, Anneler Günün’de Uludere Katliamı’nda çocuklarını kaybeden aileleri ziyarete gitti. “Dilinizi bilmiyorum ama feryadınızı anlıyorum” diyerek… Aralık ayının sonunda, insansız hava araçlarıyla 34 insanın öldürüldüğü o güne dair, henüz resmi makamlardan bir açıklama yapılmadı. Resmi makamlardan açıklama yapılsa dahi, bu çocukların neden öldürüldüğüne dair bir teselli olabilecek mi? Anneler mahkeme kapılarında açılacak bir davanın sonucuna ulaşabilecek mi? Çocukların adı bilinmezlikten sonsuzluğa taşınabilecek mi?
Çocuklar kaçakçılık yapıyordu, diye siyasilerce suçlandılar. Anneler fotoğraflarla durdular. Bir illegal ekonominin ayağı haline getirilen çocuklar mı suçluydu yoksa annelerimize pırıltılı hediye alan bizler mi? İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de ve bir dolu yerde anneler günü kutlandı… Bir yakada doğmak, bir başka yakada olanları görmezden gelmek anlamına mı geliyordu?
Bazı ölümlerin arkasında siyasal nedenler vardır; bunu bilememek ve nedenlerini öğrenememek ise bir ülkenin kaderi olmamalı.
“Ve açsak, yorgunsak, al kan içindeysek eğer
ve hâlâ şarabımızı vermek için üzüm gibi eziliyorsak
kabahat senin,
- demeğe de dilim varmıyor ama -
kabahatın çoğu senin, canım kardeşim!”
Nazım Hikmet

Kaçış
Pencereden dışarı ışık süzülüyor. Soluk, sarı bir ışığın hafifçe aydınlattığı görüntü öylesine belirsiz ki, neredeyse hiç bir şey görünmüyor.
Masanın üzerine eğilmiş, yüzünü pencereye vermiş bir yazı yazıyordu. Kalemi tutan elleri, divit uçlu kalemin hareketleriyle bütün vücudu sarsılıyordu. Hafifçe açık camdan, tutkulu bir sahneden kalan bir melodi yayılıyordu… O kadar tanıdıktı ki her şey; ev, müzik ve o. Müziğin sesi yükseldikçe elindeki kalemi yavaşça yerine bıraktı, usulca bir mürekkep izi kağıdın üzerinde mühürlü kaldı…
Melodinin yayıldığı zaman, odanın içinden girdim ve içime doğru bakmaya başladım. Bu tanıdık hal, gözümün önünde belirginleşen yağmurlu bir günü hatırlatıyordu. Müzik çalıyor ve dans ediyorduk gülerek; birbirimize sarılmış ve tüm hikayelerden kaçmayı bekleyerek. Melodi tekrarlandığı zaman, o da gözümün önünde belirginleşiyordu, bana bakıyordu, o kahkahalarla güldüğümüz dansımız gibi; sırılsıklam ıslanmıştık, gömleği üzerine yapışmıştı; bense gözlerindeki tek alevdim. Apartman merdivenlerinden koşarak çıktık, sokak ortasında duruyordum; bırakmasın istiyordum daha çok yağmurun altında ıslanalım ve dans edelim; ellerimizde avuçlarımızda kendi tenlerimizden başka bir şey kalmayana kadar…
Bir anda müzik kesiliyor. Kalem bırakan parmaklar yeniden yazmaya başlıyor. Divit ucu kağıdın üzerinde tıkırdıyor, titrekçe o satırları yazmaya devam ediyor. Müzik kaybolunca da, ev aynı boşluğuyla kalıveriyor. Bu soğuk havada, buz tutmuş yolda, durmuş onu ve evi seyrediyorum. O yerinden doğrulup müziğin sesini yeniden açıyor. İşte, yine karşımda, yine el eleyiz. Çok mutluyum, durmadan bir gülüyor bir de ağlıyoruz. Onun gülümsemesi bile o kadar farklı ki. Birden tüm kalbimle sevdiğimi hissediyorum. Aşkın tüm hüzmelerime dolduğunu ve beni bırakmayacak denli güçlü olduğunu. Duygum gözümden çıkıyor; bakışlarım parlaklaşıyor, kendimi görmesem de bir aynada hissediyorum. Müzik yeniden susuyor. Tuttuğu elimi bırakıveriyor. divit kalem tıkırdamaya devam ediyor. Kağıdın üzerine usulca yazıyor tüm kelimeleri; dağınık harfleri, ruhu gibi…
Sokak ortasındayız yine, melodi zihnimizin içinde. Tuhaf, sokakta yağmurdan ve sokak lambalarından başka bir şey yok. Ne bir araba, ne bir insan, öyle duruyorum. Ağlıyorum. Bıraktığı eli, ruhumun tam orta yerinde kocaman bir delik açmış; açılan delik beynimin en ücra köşelerine doğru kara zehrini yaymaya başlıyor. Ağlıyorum, sokağın ortasında; melodi devam ederken, bense hala korkuyorum, böylesine sevmekten.
Soğukta titriyorum. Kalbim kırılmış, buradayım işte. Evinin önünde. Yitirmenin acısı bu olmalı, elinden bir şey gelmeden öylesine durmak; en ufak bir seste geçmişe dönebilmek. Işık sönüyor. Usulca kendi evime dönüp, hıçkırarak ağlıyorum saatlerce. Yağmur yağmaya başlıyor yeniden, üzerime biriken bulutları fark etmemişim bile. Evin kapısının açıldığını da fark etmiyorum, bulutlar gibi Farkettiğimdeyse karşımda o var. Öylece bakıyor o geceki gibi, gözleri olanca berraklığıyla parlayarak; her şeye rağmen kabul ediyor. Müzik yok şimdi, sadece yağmur ve biz varız; bir de dans.
Aramızda hüzün birikiyor; gözlerimizden çıkan mutluluk derinleşen bir hüznün içine toplanıyor. Öyle çok ki, boğazımda bir yumru olarak kalıyor; ağzımı açamayacak kadar derin bir hüzün. Dansımız bu sefer öylesine yüklü ki, son olduğunu bilmenin o hüznü, son olduğunu bilmenin o acısı. Birimiz başlasak, diğerimiz devam eedecek konuşmaya. Oysa başlangıcımız nasılsa, bitişimiz de öyle, sessiz, bakışlarda saklı. Sanki başlangıç ve bitiş arasında hiç bir şey yaşanmamış. Sadece acı ve hüzün o sona ekleniyor. Dansımız bitiyor, hıçkırıklar sarsıyor bedenimi. Son kez sarılıyorum, sarılıyoruz ve yağmur daha çok yağıyor.
Ayrılıyoruz, zorlukla kopuyoruz birbirimizden. Son kavuşma akılda kalsın diye gözlerimizin içine bakıyoruz birbirimizin. Sözcüklere gerek olmadı hiç bir zaman, şimdi de gerek yok ki… Bir pandomim gibi, sadece hareketler ve bakışlar. İki çocuğuz şimdi, nereye nasıl bakacağını bilemeyen; elleri ayakları birbirine karışmış; kendini ifade edemeyen kırgın iki çocuk, çaresiz. Gözyaşları usulca akan iki çocuk.
Sonunda arkamı dönüyorum. Giden ben olmalıyım, arkamda haykırışı bırakmalıyım. Gitmeliyim geri dönemeden. Yapamıyorum, koşup tekrar sarılıyorum onu, öperken onu, “seni seviyorum” diyorum. “Her zaman sevdim, her şeyini, vücudunu, seni bakışını, dansını gülüşünü sevdim. Sözcüklerini sevdim…” Soruyor: “Neden gidiyorsun?”… “Elimden başka bir hal nasıl gelebilirdi ki?”
Bu sefer dönüyor ve yoluma devam ediyorum; artık o bile durduramaz beni. Koşuyorum, koşuyorum, kaçıyorum ondan; olanca hızımla çevremdeki her şeyi kıra döke kaçıyorum. Bir duvara çarpıp durduğumda, kendi içim titreyerek soruyorum: “ne zaman kurtulacağım bu sevgiden?”
Hiç bir zaman.
Yürümeye devam ediyorum.
Onun masasının önünde bir mürekkep hokkası, bir sarı kağıt; belli belirsiz yazılar dökülüyor. Sarı ışık hafifliyor ve gece oluyor.
Artık herkes uykuda.
Not: Eski defterlerimden çıkan bir öykücük. 12 Ocak 1999 tarihli…
Psikoloji üzerine bir kaç not…
Bu aralar, bir kitabın izinden gidiyorum. Kişisel gelişim kitaplarının dışında bir psikoloji kitabı; hani şunu bunu umursama diyen “ruhsal” ve “kendine yardım” kitaplar var ya; onların bir kaç adım ötesine gidiyor bu kitap. Adı “Hayatı Yeniden Keşfedin”; iki klinik psikolog olan Jeffrey E. Young ile Janet S. Klosko imzalı. Psikonet Yayınları’ndan çıkan bu kitapta insanların hayatta tutundukları şemalar anlatılıyor. Her birimizde birer ikişer ya da çoklu olarak bulunan şemalar. Her birimizin ailesinden gelen ya da çocukluğunun örülü olduğu o dünyada oluşan şemalardan bir demet. Şema terapisi; bilişsel ve davranışçı terapi anlayışına dayanıyor. Eminim, bu kavram da psikoloji dünyasında çeşitli tartışmalara da yol açmıştır.
Kitapta 13 şemadan bahsediyor ve matematiksel formül gibi; bir şema diğerini besliyor. Özellikle ikili ilişkilerde hangi şema ağırlıktaysa onun tam zıttı bir “kimya”nın oluşmasına neden oluyor. Hayatın ilk aşamasında içgüdüsel olarak, çoğu zaman kendi koruma içgüdüsüyle oluşan bu şema hadisesi, yetişkinlikte yaşadığımız türlü sıkıntıların da temeli niteliğinde. Kısaca şema başlıkları şunlar: terk edilme (lütfen beni terk etme) / kuşkuculuk ve kötüye kullanma (sana güvenemem) / duygusal yoksunluk (hiç bir zaman ihtiyacım olan sevgiyi alamayacağım) / sosyal izolasyon (uyumsuzum) / bağımlılık (tek başıma yapamam) / dayanıksızlık (bir felaket olmak üzere) / kusurluluk (değersizim) / başarısızlık (kendimi başarısız hissediyorum) / boyun eğicilik (senin dediğin gibi olsun) / yüksek standartlar şeması (hiç bir zaman istediğim gibi olmuyor) / haklılık şeması (istediğim her şeye sahip olabilirim). Her biri birbirinin içinden birbirini doğuran türlü sıkıntıları da yaşam sorunlarını da bugüne taşıyor.
Tüm bu şemaları okuyunca, derin bir psikolojik yüzleşme ve deşme sürecine girmek kaçınılmaz. Zorlu da olsa, çevre de olan biteni anlamaya ve kendi dünyanı korumak ile duygularını daha rahatça ifade etmek yolunda emin adımlar atabilme yolunda gitmekte kaçınılmaz oluyor. Bu iş böyle bir defa sorgulama başladı mı, çorap söküğü gibi geliyor her şey… Kitabın bir “Siktir et!” kadar popüler olmamasının nedenleri arasında aldırmazlığı değil aksine dünyana aldırıp yeniden değiştirme potansiyelini yaratmayı pompalaması olabilir. Şemanın tanımı şöyle: “Şema, çocukluktan başlayan ve yaşam boyunca sürekli tekrar eden bir kalıptır. Bize ailemiz ya da diğer çocuklar tarafından yapılan bir şeyle başlamıştır. Terk edilmiş, eleştirilmiş, aşırı korunmuş, istismar edilmiş, yok sayılmış ya da yoksun bırakılmışızdır – bir şekilde zarar görmüşüzdür. Sonunda şema hayatımızın bir parçası olur. Büyüdüğümüz evden ayrıldıktan yıllar sonra bile, bize kötü davranan, ihmal edildiğimiz, aşağılandığımız ya da kontrol edildiğimiz ve istediğimiz hedeflere bir türlü ulaşamadığımız durumlar yaratmaya devam ederiz. Şemalar düşünce, duygu, davranış ve ilişki kurma biçimlerimizi etkilerler. Öfke, üzüntü ve kaygı gibi güçlü duyguları tetiklerler. Sosyal statü, ideal bir evlilik, yakınlarımızın takdiri, meslekte başarı dahil her şeye sahipmişiz gibi görünsek de, hayattan tat almayı ve başarılarımıza sevinmeyi beceremeyiz.”
Aynı zamanda “The Social Animal”‘ı da baş ucuma koydum; onun yazarı da David Brooks. Henüz dilimize çevrildi mi, bilemiyorum ancak orada okuduğum bir kaç cümlenin de bir zihin açıcı nitelikte olduğunu söylemem mümkün: “we are living in the middle of revolution in consciousness… and a core finding of their work is that we are not primarily the products of our thinking. We are primarily the products of thinking what happens below the level of awareness.” Yani, meali, kişinin kendinin kim olduğunu farketmesi yolunda çok uzun bir zamana ihtiyaç duyduğu. Eylemlerimizi çoğunlukla düşünmeden, bilinç altından yapıyoruz. Hal böyle olunca söylenmeyen ama çarpışan türlü bilinçaltı savaşı ikili ilişkilerde de önemli bir yere sahip oluyor.
Uzun süren insanları ve kendimi gözleme sürecinin ardından, kendimde yararlarını gördüğüm bu kitapları tavsiye ediyorum. Sonuçta, tüm dünya insanları bir etten bir kemikten bir de ruhtan oluşuyoruz; ruhlarımızı zedelemek ya da zedelememek; kendi cehennemlerimizi ve cennetlerimizi yaratmak kendi elimizde. Bunlar da sadece “aman boşver” demekle olmuyor ama tamamen nihilist olmadan bu seviyeye gelebilmek ise bir olgunluk sınavından geçmekle mevcut.
Kendi hayat dosyalarımız, çoğu zaman bir mezar taşında yaşanacak kadar kısa zaman aralıklarından oluşuyor. Bu dosyayı katmanlarıyla oluşturmak ya da kendi arayışlarımızla boş bırakmak, kendi elimizde.
Önemli bir not: tüm bu yazdıklarım, psikoloji ve hayatın çeşitli zorluklarını sorgulamak adına kendi adımlarım; özetle buraya yazarım ama asla bir uzman görüşü olarak almamanızı da tavsiye ederim…
İyi geceler…
Kitapların linki
Hayatı Yeniden Keşfedin: http://www.idefix.com/Kitap/tanim.asp?sid=RD6DY2VKMY8YRL60G3UP&searchstring=hayat%FD%20yeniden
The Social Animal: http://www.amazon.com/The-Social-Animal-Character-Achievement/dp/140006760X
Sana notlar: ruhun üşümesi…
Önce etrafında başlar üşüme. Yavaş yavaş tüm ruhunu sarar… Bir bakmışsın, ellerin ayakların buz kesmiş. Ruhunun verdiği sıcaklığın yerini kocaman bir boşluk almış.
Alışmak böyle başlar ruh boşluğuna. Ruhun üşür. Sıcacık gülebildiğin günleri özlersin. Her şeyin birbirinin içine karman çorman girmediği, insanların zihin melekelerinde oynamadığı o günleri özlersin.
Bir yol seçtiğin zaman bazen bilemezsin başına gelecekleri, teker teker üzerine siner… Tüm dünyanın karambolünden uzak o günleri özlersin.
Ruhun buz gibi üşüdüyse de bir kere, aynı yerlere bir daha dönmezsin; dönemezsin…
Tadımlık: “Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi”
Hayatta zor günler yaşayıp, unutan balık Dory olmak istediğim zamanların birinde Umberto Eco’nun “Kraliçe Loana’nın Gizemli Alevi” kitabına başlamıştım. Bir hafıza kaybının hayatı nasıl yabancılaştıracağını anlatır özünde; hikayenin ortasından da fumetto’lar üzerinden İtalya siyasi ve kültürel tarihi geçer. Fumetto, italyan karikatür dergileri…
Kitabın başından tadımlık bir
bölümü bu yağmurlu günde yazmak istedim….
“Sanki derin bir uykudan uyanmıştım, ama hala sütümsü bir grilikte sallanıyordum. Ya da henüz uyanmamış, rüya görüyordun. Tuhaf bir rüyaydı, görüntü yok ama ses vardı. Sanki gözüm görmüyor da, neler görmem gerektiğini söyleyen sesler duyuyordum. Ve bu sesler bana, kanallar boyunca manzarayı bozan dumanlar dışında henüz hiç bir şey görmediğimi söylüyorlardı. Brugge, demiştim kendime, Brugge’deydim, hiç ölü kent Brugge’ye gitmiş miydim? Sizin düşsel bir buhur gibi kuleler üzerinden dalgalandığı yer mi? Sisin kenarları aşınmış bir duvar halısı gibi binaların cephelerinden sarktığı, krizantemler açmış bir mezar gibi gri ve hüzünlü bir kent…
Ruhum lambaların değişken sisine dalmak için tramvay camlarını siliyordu. Sis, el değmemiş kız kardeşim benim… Kalın, donuk, gürültüleri saran ve şekilsiz hayaletler yaratan bir sis…
…. Sisi çiğniyorum. Hayaletler yanımdan geçiyor, kayboluyorlardı. Uzaklarda gaz lambaları, bir mezarlıktaki işe yaramayan ateşler gibi ışıldıyordu.” (s.9)
“… Evet, belki komadayım, ama komada hatırlamıyor, düş görüyorum. Hatırladığını sandığın bazı rüyalar vardır, hatırladığın şeyin gerçek olduğunu sanırsın, sonra uyanır ve istemeye istemeye o anıların sana ait olmadığını kabyl edersin. Örneğin, bir kaç kez, uzun zamandır uğramadığım, ama uzun zamandır da gitmem gereken bir eve nihayet girdiğimi gördüm rüyamda, burası bir tür gizli garsoniyerdi, orada yaşamış ve birçok eşyamı bırakmıştım. Rüyamda o evin her mobilyasını ve odasını tam olarak hatırlıyordum ve salonu geçtikten sonra, banyoya giden koridorda, başka bir odaya açılan bir kapı olduğunu çok iyi biliyor, sanki biri duvar örmüş gibi orada olmadığımı görünce sinirleniyordum. Böylece o gizli sığınağımı arzulayarak ve özleyerek uyanıyor ve ayağa kalkar kalkmaz o anının rüyaya ait olduğunu anlıyordum, böyle bir ev hatırlayamazdım, çünkü hayatımda asla böyle bir evim olmamıştı. Nitekim, rüyalarda çoğu zaman başkalarının anılarına sahip olunduğunu düşünürüm…” (s. 404).
Özeti, hatırlamak güzel; amnezi kötü. Hatırladıklarımız bizim anımız olduğu kadar bu hayatta varız. İşin aslı bu, hatırlamak, gerisi ise teferruat.
